|
Her şeyin bir anlamı var. Bana diyorsun ki 'bu dünya anlamsız ve ben burada olmayı kendim seçmedim'. Bu sözcüklerde burası ile orası arasında asılı duran bir hayatın izleri var. Yokluk ve varlık arasında yürüyen bir ip cambazının hüneri var. Sevdim diyorsun. Sevdiğin zaman gelmeyecek adamları sevdin. Sesini duysa da çağrına icabet edemeyecek adamları. Onları sevmekle erkenden giden bir sevgiliyi çağırıyordun aslında. 'Bir çok gidenin her biri memnun ki yerinden / Çok seneler geçti dönen yok seferinden'. Çocukluğunun en büyük aşkı artık dönülemeyecek uzak ülkedeydi ve sen en uzak adamları seversen ve onlar seni severse, bir mucize olursa yani, belki onu geri getirebileceğini düşünüyordun. Yitirilen bir daha ele geçmedi. Uzak yakın olmadı. Canının acısı gün be gün katmerlendi. Hayatı sadece acıyan yerlerine bakarak tanıdın. Var olduğunu sadece yaralarına bakarak hissettin. Ruhun en derinlerine yerleşen ve bir burgaç gibi insanın içini oyan bir ağrıyla okudun kendini. İçinde katıksız gözyaşı olan bir hokkaya banılarak yazılmış bir hayat. Oldun mu öldün mü bilemedin.
Şimdi diyorum ki ben sana, her şeyin bir anlamı var. Çiçeğin, böceğin, dalları eğen rüzgarın, ağzımızdan çıktıktan sonra yüzyıllarca uzayda asılı duran sözcüklerin bir anlamı var. Hiçbir şey kaybolmuyor. Her hıçkırık, hayal kırıklığının yaydığı her titreşim, içimizde bir coşkunun pır pır kanatlanışı kaybolmuyor. Kainat gibi insan da enerjisini sakınıyor. Sonra dağınık duran her şey, biz onu çağırmasını bilirsek, bir yapbozun parçaları gibi birleşip bir şey söylüyor. Sonra yine dağılıyor. Konuşuyoruz seninle. Yavaş yavaş iyileştiğini hissediyorum. Öfken azalıyor. Artık Tanrıya kızmıyor gibisin. Ve artık şükür ki yaralarından ibaret değilsin. Hayatın çiçek tozları gibi oradan oraya neşe içinde uçuşuyor. Varoluşuna sinmiş olan o ıstırap sanki daha derinlere, kımıldadığında hissetmeyeceğin bir yerlere iniyor. Onunla da başın hoş olsun, çünkü bir anlamı var.
Evet her şeyin bir anlamı var. Aşığın derdi de teslimiyet. Ötekini yücelterek, onunla özdeşleşip onun vasıtasıyla yücelerek kusurlarımızı örtmek istiyoruz. Aşığın tasası teslimiyetle faniliğin sınırlarını zorlamak. Kendi yalnızlık ve kısıtlamalarını fark eden aşık; anlam, kuvvet ve gayesini maşukuyla yekruh olmakta buluyor. Kendini aleve atan pervane misali. Olmak bilmektir. Daha da ilerisi var : Yanmak bilmektir.
Herşeyin bir anlamı var. İnsan düşüyor, kalkıyor, kendisine bir hikaye kuruyor. Kendi hikayesine çok inanıyor, az inanıyor, hiç inanmıyor. Başkalarının hikayesine inanıyor. Kendisine inanılacak değişik hikayeler buluyor. Bir ömrü bir hikayenin parçası olmak için tükettiği oluyor. Anlatmayı seviyoruz değil mi? Sana senin hikayenin seni başkalarından farklı kılmaya çalıştığını, acılarına tutunmakla diğer fanilerden kendini ayırdığını söyledim. Biricik olmak istiyordun. Diğerleri bu hayatın bu kadar beyhude olduğunu nasıl göremiyordu? Ne oluyordu da ağız dolusu kahkahayla gülebiliyorlardı? Herşeyin basit bir kurmaca olduğunu nasıl fark edemiyorlardı? Evet seni onlardan ayıran başka bir hikayen olmalıydı. Sen varlık dünyasında yokluğu tecrübe edebiliyordun. Olmamak sanatında ilerlemiş, yaşamıyor gibi yaşamak ilminde mertebe edinmiştin.
Herşeyin bir anlamı var. Uçurumun kenarı sıra cesaretinden yürümüyordun. Sana uzanacak bir el olsun ve korktuğunu hissetsin istiyordun. Hiçliği yaşarken hiçlikten nasıl ürktüğünü, uçurumun sana baktığını bir kişi olsun anlasın. Yokluktan kaçayım derken varlığı inkar ediyordun. Oysa görünmez olduğunda bile ardında sesler bırakıyordun. Burukluğun sesi, aşkın sesi, teslimiyet arzusunun sesi, özlemin sesi. O sesleri duyabilen herkes, orada değil de burada olduğunu, aramızda dolaştığını anlıyordu. Kalbi kırıklar birbirini bu seslerden tanır. Sahi, ruhun izlerini kim silebilir?
Her şeyin bir anlamı var. |
doç. dr. Kemal Sayar

Bir gün susmayı öğrendim.
Öyle bir sustum ki belki sonsuza kadar susacaktım.
Çünkü susmak benim küçücük dünyamda babamla kurduğum iletişim
tarzıydı.
Babam akşamları eve yorgun dönerdi. Ben
bütün gün evde sıkılır, onun gelişini iple çekerdim.
Daha o kapıdan girer girmez boynuna atılır onunla
oynamak isterdim. Babam sarılır, öper sonra da,
hadi odana git, derdi.
Yemek hazırlanınca annem çağırır bu defa masada bir
araya gelirdik babamla.
Onlar annemle konuşurken ben araya girer,
sesimi duyuramayınca da bağırırdım. Babam sinirlenir,
'Bütün gün insanlara kafa patlatmaktan bunaldım, bir de sen kafamı
ütüleme!' derdi. Annem de 'Bütün gün zaten seninle uğraştım, bir çift laf da mı konuşturtmayacaksın babanla?' diye çıkışır, beni odama
gönderirdi.
Çaresiz bir şekilde boynumu büker odama yani hapishaneme doğru yol
alırdım. Babam arkamdan, 'Bizim bir odamız bile yoktu, her şeye sahip,
hâlâ ne istiyor anlamadım.' diye bağırmaya devam ederdi. 'Keşke benim de
bir odam olmasaydı, keşke bizim de evimiz bir odalı olsaydı da hep
birlikte otursaydık' derdim içimden; ama yüksek sesle söylemeye cesaret
edemezdim.
Yemekten sonra babam kanepeye uzanır, eline kumandayı alır, televizyon
seyrederdi. Beni yanına çağırır biraz severdi. Onun izleyeceği önemli
birşey varsa beni adeta yerimden bile kıpırdatmazdı. Azıcık hareket edip
koşup oynamaya çalışsam oda hapsim yeniden başlardı.
Bir gün anladım ki susunca babamla daha iyi
anlaşıyoruz. Bu defa susarak yapabileceğim oyunlar geliştirmeye başladım.
Önce resim yaparak başladım işe.
Babam çizdiğim resimleri çok beğeniyor; 'Bak, böyle uslu uslu oyna işte.'
diyordu. Babam bazen göz ucuyla bakıyor, resimle ilgili bir şey sorsam
afallıyordu. Ama bana kızarak beni artık odama göndermiyordu. 'Son
günlerde ne de akıllandı benim oğlum.' diye komşulara anlatıyordu annem
halimi.
Resimlerim arttıkça ortalık dağılmaya başladı. Annem 'Odanı topla!'diye
odama kapattığında işe nereden başlayacağımı bilemiyordum.
Ben bunlarla uğraşırken zaman geçiyor; ama
odamı toparlamayı beceremiyordum. Annem odama gelip 'Bak sana resim yapmayı yasaklayacağım.' dedi bir gün.
Susuyor olmamı usluluk olarak değerlendiren ailem resim yapmayı da elimden
alırsa ben ne yapacaktım?
Bu düşüncelerle bir aile tablosu yaptım. Babam eve gelince
uygun zamanı kolladım.
Her zamanki gibi yemekler yendi, odaya geçildi.
Babam oturur oturmaz çizdiğim resmi getirdim.
Babam baktı. Hım, dedi 'Çok güzel olmuş. Bu adam benim herhalde.' dedi.
Ben 'Hayır o adam değil, bu çocuk sensin.'dedim.
O 'Hayır, bu adam benim, bu çocuk sensin, bu
küçük kız da arkadaşın.'dedi.
Ben yine 'Hayır, o büyük adam benim, bu
küçük adam sensin, bu küçük kız da annem.' dedim.
Babam benimle uğraşmaktan vazgeçip: 'Peki neden bizi küçük çizdin?' dedi.
Heyecanla başladım anlatmaya.
Ben büyüyüp adam olacağım. İş bulup çalışacağım. Siz
yaşlanıp küçüleceksiniz. Beliniz bükülecek,
komşumuz Ahmet amca ile Ayşe teyze gibi küçücük kalacaksınız. Ben işten
geldiğimde yorgun olacağım. Siz benimle konuşmaya çalıştığınızda işyerinde kafam şişmiş olacağından sizi duymayacağım bile. Siz benimle bir şeyler
paylaşmak istediğinizde 'Hadi odanıza çekilin de kafa dinleyeyim.'
diyeceğim. Ve bir de bağıracağım 'Her şeylerini alıyorum. Sıcacık odaları
da var, daha ne istiyorlar' diye.
Annemle babamın gözleri fal taşı gibi
açılmıştı.
Duyduklarına inanamıyorlardı ..
Bana sarılıp beni öyle
içten bir okşayışları vardı ki sonsuza kadar
konuşsam hiç bıkmadan
dinleyecekler gibiydi.
Bir gün susmayı öğrendim.
Öyle bir sustum ki belki sonsuza kadar susacaktım.
Çünkü susmak benim küçücük dünyamda babamla kurduğum iletişim
tarzıydı.
Babam akşamları eve yorgun dönerdi. Ben
bütün gün evde sıkılır, onun gelişini iple çekerdim.
Daha o kapıdan girer girmez boynuna atılır onunla
oynamak isterdim. Babam sarılır, öper sonra da,
hadi odana git, derdi.
Yemek hazırlanınca annem çağırır bu defa masada bir
araya gelirdik babamla.
Onlar annemle konuşurken ben araya girer,
sesimi duyuramayınca da bağırırdım. Babam sinirlenir,
'Bütün gün insanlara kafa patlatmaktan bunaldım, bir de sen kafamı
ütüleme!' derdi. Annem de 'Bütün gün zaten seninle uğraştım, bir çift laf da mı konuşturtmayacaksın babanla?' diye çıkışır, beni odama
gönderirdi.
Çaresiz bir şekilde boynumu büker odama yani hapishaneme doğru yol
alırdım. Babam arkamdan, 'Bizim bir odamız bile yoktu, her şeye sahip,
hâlâ ne istiyor anlamadım.' diye bağırmaya devam ederdi. 'Keşke benim de
bir odam olmasaydı, keşke bizim de evimiz bir odalı olsaydı da hep
birlikte otursaydık' derdim içimden; ama yüksek sesle söylemeye cesaret
edemezdim.
Yemekten sonra babam kanepeye uzanır, eline kumandayı alır, televizyon
seyrederdi. Beni yanına çağırır biraz severdi. Onun izleyeceği önemli
birşey varsa beni adeta yerimden bile kıpırdatmazdı. Azıcık hareket edip
koşup oynamaya çalışsam oda hapsim yeniden başlardı.
Bir gün anladım ki susunca babamla daha iyi
anlaşıyoruz. Bu defa susarak yapabileceğim oyunlar geliştirmeye başladım.
Önce resim yaparak başladım işe.
Babam çizdiğim resimleri çok beğeniyor; 'Bak, böyle uslu uslu oyna işte.'
diyordu. Babam bazen göz ucuyla bakıyor, resimle ilgili bir şey sorsam
afallıyordu. Ama bana kızarak beni artık odama göndermiyordu. 'Son
günlerde ne de akıllandı benim oğlum.' diye komşulara anlatıyordu annem
halimi.
Resimlerim arttıkça ortalık dağılmaya başladı. Annem 'Odanı topla!'diye
odama kapattığında işe nereden başlayacağımı bilemiyordum.
Ben bunlarla uğraşırken zaman geçiyor; ama
odamı toparlamayı beceremiyordum. Annem odama gelip 'Bak sana resim yapmayı yasaklayacağım.' dedi bir gün.
Susuyor olmamı usluluk olarak değerlendiren ailem resim yapmayı da elimden
alırsa ben ne yapacaktım?
Bu düşüncelerle bir aile tablosu yaptım. Babam eve gelince
uygun zamanı kolladım.
Her zamanki gibi yemekler yendi, odaya geçildi.
Babam oturur oturmaz çizdiğim resmi getirdim.
Babam baktı. Hım, dedi 'Çok güzel olmuş. Bu adam benim herhalde.' dedi.
Ben 'Hayır o adam değil, bu çocuk sensin.'dedim.
O 'Hayır, bu adam benim, bu çocuk sensin, bu
küçük kız da arkadaşın.'dedi.
Ben yine 'Hayır, o büyük adam benim, bu
küçük adam sensin, bu küçük kız da annem.' dedim.
Babam benimle uğraşmaktan vazgeçip: 'Peki neden bizi küçük çizdin?' dedi.
Heyecanla başladım anlatmaya.
Ben büyüyüp adam olacağım. İş bulup çalışacağım. Siz
yaşlanıp küçüleceksiniz. Beliniz bükülecek,
komşumuz Ahmet amca ile Ayşe teyze gibi küçücük kalacaksınız. Ben işten
geldiğimde yorgun olacağım. Siz benimle konuşmaya çalıştığınızda işyerinde kafam şişmiş olacağından sizi duymayacağım bile. Siz benimle bir şeyler
paylaşmak istediğinizde 'Hadi odanıza çekilin de kafa dinleyeyim.'
diyeceğim. Ve bir de bağıracağım 'Her şeylerini alıyorum. Sıcacık odaları
da var, daha ne istiyorlar' diye.
Annemle babamın gözleri fal taşı gibi
açılmıştı.
Duyduklarına inanamıyorlardı ..
Bana sarılıp beni öyle
içten bir okşayışları vardı ki sonsuza kadar
konuşsam hiç bıkmadan
dinleyecekler gibiydi.
MESUT KOÇAK
Her insan, hayatinin degisik karelerinde farkli farkli da olsa musibetlerle karsilasmistir/karsilasmaktadir.
Tevhid adina muhim bir husus olmasi itibariyla da bu meselenin ayri bir onemi vardir. Esasen insanin basina gelen her musibet buyuk olcude onun hatalarindandir. Nitekim, "Basiniza gelen her musibet, islediginiz gunahlar (ihmal ve kusurlariniz) sebebiyledir." (Sura, 42/30) ayet-i kerimesi de bu hakikati hatirlatmaktadir. Baska bir ayette ise hakikat soyle ifade edilmektedir: "Iki ordunun karsilastigi gun icinizden arkasina donup kacanlar var ya, iste onlari, islemis olduklari bir kisim hatalarindan dolayi seytan zelleye ugratmisti." (Al-i Imran, 3/155) Evet insana gelen her iyilik Allah'tan, fenalik ise nefsindendir. (Bkz. Nisa, 4/79) Cunku fenaliklari isteyen, insanin nefsidir. Bu itibarla da derecesine gore insan, kalbinden gecen, hayalini kirleten veya soyle-boyle kendisini mesgul eden, mesgul edip duygularina fisk asilayan bir kisim dusunce, tasavvur ve tavirlardan oturu muaheze gorebilir.
Simdi ilk mutasavviflardan Imam Muha-sibi'nin, ehl-i hakkin menzillerini siralarken yaptigi tasnifi esas alarak konuyu biraz daha acalim: Bazi kimseler vardir ki, bunlar, dilleriyle ifade etmeksizin akillarindan bir fenalik gecirdiklerinde "buyuk gunah isledim" endisesine kapilarak hemen Allah'a teveccuh ederler. Cenab-i Hak, bu seviye ve bu menzile isaret sadedinde soyle buyurur : "Goklerde ve yerde olan her sey Allah'indir. Ey insanlar! Siz icinizdeki seyleri aciga vursaniz da, gizleseniz de, Allah onlardan oturu sizi hesaba ceker." (Bakara, 2/284) Belki cogumuz bu ayet karsisinda hicbir endise duymamaktadir; ne var ki bu ayet, Muhasibi'nin, birinci derecede mutalaa ettigi insanlarin haliyle alakalidir.
Bu ayet nazil oldugunda Sahabe-i Kiram, ihtimal kalblerini yokladilar ve ara sira da olsa kalplerinden malayaniyata ait seylerin gectigini gorduler.. ve ciddi bir sorumluluk duygusuyla bitkin bir vaziyette Allah Re-sulu'nun huzuruna gelip diz coktuler: "Ey Allah'in Resulu, namaz, oruc, cihad, sadaka gibi gucumuzun yetecegi amellerle mukellefiyete 'eyvallah!' ama bu ayette anlatilan seylere guc yetirmek zor." dediler. Zira "Her birimiz, kendi gonlunde oyle seyler hissediyor ki, insan bunlardan hicbirinin kalbinde bulunmasini arzu etmez." diye insanin elinde olmadan icinden gecen duygu, dusunce ve hayallerden soz ettiler. Bunun uzerine Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) onlara: "Siz simdi sizden onceki Kitap ehli gibi, 'Isittik ve karsi koyduk mu demek istiyorsunuz? Isittik ve itaat ettik ey Rabb'imiz, affini dileriz, donusumuz Sanadir.' deyiniz!" buyurdu. Bunu hep birlikte okumaya basladilar, okudukca baskalastilar ve gonulleri yatisti. Ardindan da onlari tamamen rahatlatan su ayet-i kerime nazil oldu: "Allah, hicbir kimseyi guc yetiremeyecegi bir seyle yukumlu tutmaz." (Bakara, 2/286)
Evet, kalplerden gecenler, insanin emri ve iradesi altina girmedigi icin, Allah, bundan dolayi insani muaheze etmeyecektir. Bu, herkes icin umumi bir kaidedir. Bu ayetin, daha once zikrettigimiz ayeti neshettigi soylenir; o ayet neshedilse bile, kalp ehlinin durumlari cok ust seviyede hep o ayetle carpacaktir. Boyle bir hali, bir kisim hizmet-i imaniye ve Kur'aniye icinde bulunanlar da mertebelerine gore yasamislardir. Mesela iclerinden birine bir fenalik yapma gectigi zaman veya uygunsuz bir seyin kendilerini tesir altina aldigi an, ya bir yerlerine bir sey batmis ya bir yerde surcup dusmus ya umduklari seyden mahrum kalmis veya korktuklari baslarina gelmistir. Herkesin mertebesine gore belli bir seviyede, bu husustan alacagi dersler vardir...
Ikinci mertebe ise sudur: Insan, bir fenalik yapmaya veya bir iyiligi terk etmeye karar verir. Sonra pismanlik duyup "Bunu yapmamaliyim. Bu bir su-i edeptir" deyip geri doner. Esasen bu, kendine gore yukselmis bir ruhun, belli olcude seviyeli bir kalbin mertebesidir. Zira o fiili islemeden hemen vazgecmis ve memur oldugumuz seylerin terk edilmesi ya da yasaklanan seylerin islenmesi gibi bir felakete maruz kalinmamistir...
Bunun bir mertebe asagisinda ise, soyle bir seviye soz konusudur: Bir kisi, mesela hirsizlik yapmak veya harama bakmak gibi bir fiili isleme tesebbusunde bulunur. O yolda, aklina koydugu haram fiili islemek uzere giderken "Rabb'im bu ayaklari bu is icin yaratmadi" diyerek vazgecer ve geri doner. Hadis-i serifin ifadesiyle bir kimse, bir kotuluge karar verir ve sonra vazgecerse, Allah kotuluklere karsi iradesiyle verdigi mucadeleden oturu ona bir sevap yazar. Bu, Allah'in bir lutfudur ve bu da ayri bir menzildir...
Gunahtan donmek de bir mertebedir
Oyleleri de vardir ki, niyet ettikleri kotu fiil icin harekete gecer, o yolda ilerler, hedeflerine ulasinca da hemen vazgecerler. Allah Resulu, magarada kalan uc kisinin durumunu anlatirken, onlarin yaptiklari iyi amelleri birer vesile yapip, magaranin agzinin acilmasini talep edenler arasinda, zina ile yuz yuze geldigi an vazgecip geri duran bir kisiden de bahseder. Bu kisi, o kotu fiili islemeye ramak kala bundan vazgecmis ve onun bu fiili, onemli bir amel kabul edilerek magaranin onunu tikayan tasin acilmasina vesile olmustur. Bu da gunahtan donme seviyesinde ayri bir mertebedir.
Bir diger mertebe de vardir ki, gunumuzde bunun emsaliyle cok karsilasiriz: Kisi, bir gunah isler veya yapmasi gereken bir isi terk eder. Ondan sonra hemen tevbeye kosar. Daha sonra kalkar, sonra tekrar duser, yine dogrulur ve Rabb'in kapisina kosar. Iste bu da ayri bir merhaledir. Bunun hali tipki karda-buzda yuruyen veya ucurumun kenarinda kosuya kalkan birisinin haline benzer ki, cok defa ayaginin altindan toprak kayar ve dusecek hale gelir. Boyle birinin durumu endise vericidir. Eger inayet-i ilahi, onun imdadina yetismezse, yetisip elinden tutarak onu ars-i kemalat-i insaniyete cikarmazsa, o insanin, yolun bir yerinde yikilip gitmesi mukadderdir. Boyle birisi, frensiz bir araba ile virajli yollarda ilerlemeye calisan kimseye benzer. Ilk virajda olmasa bile daha sonraki virajlarda -hafizanallah- ucuruma yuvarlanmasi an meselesidir.
Bunun otesinde bir de ucuncu bir grup vardir ki, onlar, fenaliga gomulur ve baslarini ondan disariya cikarmadan hep fenalik uzere devam edip giderler.
Simdi butun bunlarin hepsi birer musibettir ve Hak'tan uzaklasmaya sebep olmalari acisindan da birer cinayettir. Bu mertebeler icinde en son mertebedekilerin haricinde olanlarin baslarina gelen bela ve musibetler, gecmisteki gunahlarina bir nevi keffarettir. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), "Elinize batan bir diken bile, bir gunahi siler, sizi bir derece de yukseltir." buyurmaktadir. Dolayisiyla her musibet, ayni zamanda bir gunahin dusurulmesi ve Cenab-i Hakk'in bir mukafatinin da mukaddimesi sayilir.
OZETLE
1- Her insan, hayatinin degisik karelerinde farkli farkli da olsa musibetlerle karsilasmistir/karsilasmaktadir. Allah'a kul olma gayretindeki insanlarin cogunluguna gelen bela ve musibetler, gecmisteki gunahlarina bir nevi keffarettir.
2- Allah katindaki derecesine gore her insan, kalbinden gecen, haya- lini kirleten veya soyle-boyle kendisini mesgul eden, mesgul edip duygularina fisk asilayan bir kisim dusunce, tasavvur ve tavirlardan oturu muaheze gorebilir.
3- Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), "Elinize batan bir diken bile, bir gunahi siler, sizi bir derece de yukseltir." buyurmaktadir. Dolayisiyla her musibet, ayni zamanda bir gunahin dusurulmesi ve Cenab-i Hakk'in bir mukafatinin da mukaddimesi sayilir.
Yıllar önce bir çiftçi, fırtınası bol olan bir tepede bir çiftlik
satın almıştı. Yerleştikten sonra ilk işi bir yardımcı aramak oldu.
Ama ne yakındaki köylerden ne de uzaktakilerden kimse onun çiftliğinde
çalışmak istemiyordu. Müracaatçıların hepsi çiftliğin yerini görünce
çalışmaktan vaz geçiyor, burası fırtınalıdır, siz de vazgeçseniz iyi
olur diyorlardı.
Nihayet çelimsiz, orta yaşı geçkince bir adam işi kabul etti. Adamın
haline bakıp 'çiftlik işlerinden anlar mısın?' diye sormadan edemedi
çiflik sahibi. 'Sayılır' dedi adam, 'fırtına çıktığında uyuyabilirim'.
Bu ilgisiz sözü biraz düşündü, sonra boşverip çaresiz adamı işe aldı.
Haftalar geçtikçe adamın çiftlik işlerini düzenli olarak yürüttüğünü
de görünce içi rahatladı. Ta ki o fırtınaya kadar:
Gece yarısı, fırtınanın o müthiş uğultusuyla uyandı. Öyle ki, bina
çatırdıyordu. Yatağından fırladı, adamın odasına koştu: 'Kalk, kalk!
Fırtına çıktı. Herşeyi uçurmadan yapabileceklerimizi yapalım.' Adam
yatağından bile doğrulmadan mırıldandı: 'Boşverin efendim, gidin
yatın. İşe girerken ben size fırtına çıktığında uyuyabilirim demiştim
ya.' Çiftçi adamın rahatlığına çıldırmıştı. Ertesi sabah ilk işi onu
kovmak olacaktı, ama şimdi fırtınaya bir çare bulmak gerekiyordu.
Dışarı çıktı, saman balyalarına koştu: A-aa! Saman balyaları
birleştirilmiş, üzeri muşamba ile örtülmüş, sıkıca bağlanmıştı. Ahıra
koştu. İneklerin tamamı bahçeden ahıra sokulmuş, ahırın kapısı
desteklenmişti. Tekrar evine yöneldi; evin kepenklerinin tamamı
kapatılmıştı. Çiftçi rahatlamış bir halde odasına döndü, yatağına
yattı. Fırtına uğuldamaya devam ediyordu. Gülümsedi ve gözlerini
kapatırken mırıldandı: 'Fırtına çıktığında uyuyabilirim'
Sıkıntılara zihnen (bilgi, plan), mânen (dua), maddeten (tedbir)
hazırsanız, fırtına çıktığında uyuyabilirsiniz. Hayatınız boyunca.....
SELAMETLE KALIN İNŞALLAH........

DOĞUMDAN SONRA HAYAT VAR MI?
Anne rahmine düşen ikiz kardeşler önceleri her şeyden habersizmiş. Haftalar birbirini izledikçe onlar da gelişmişler. Elleri, ayakları, iç organları oluşmaya başlamış. Bu arada, etraflarında olup biteni fark etmeye başlamışlar. Bulundukları rahat, güvenli yeri tanıdıkça mutlulukları artmış. Birbirlerine hep aynı şeyi söylüyorlarmış:
"Anne rahmine düşmemiz, burada yaşamamız ne harika değil mi? Hayat ne güzel şey be kardeşim!"
Büyüdükçe, içinde yaşadıkları dünyayı keşfe koyulmuşlar. Öyle ya, hayatın kaynağı neymiş? İşte bunu araştırırken, karşılarına anneleriyle onları birbirine bağlayan kordon çıkmış. Bu kordon sayesinde, hiçbir zahmet çekmeden, güven içinde beslenip büyütüldüklerini tespit etmişler.
"Annemizin şefkati ne kadar büyük! Bize bu kordonla ihtiyacımız olan her şeyi gönderiyor."
Artık aylar birbiri ardınca geçiyor. İkizler hızla buyuyor, diğer bir deyişle "yolun sonu"na yaklaşıyormuş. Bu değişiklikleri hayretle gözlemlerken, bir gün gelip bu güzelim dünyayı terk edeceklerinin işaretlerini almaya başlamışlar.
Dokuzuncu aya yaklaştıklarında, bu işaretleri daha kuvvetli hissetmeye başlamışlar. Durumdan telaşlanan ikizlerden birisi diğerine sormuş:
"Neler oluyor? Bütün bunların anlamı nedir?"
Öteki daha sakin aklı başındaymış. Üstelik, bulundukları bu dünya çoğu zaman ona yetmiyor; duyguları daha geniş bir alemi arzuluyormuş. O cevap vermiş: "Bütün bunlar, bu dünyada daha fazla kalamayacağız anlamına geliyor."
Ve eklemiş: "Buradaki hayatımızın sonuna yaklaşıyoruz."
"Ama ben gitmek istemiyorum." Diye haykırmış kardeşi. "Hep burada kalmak istiyorum."
"Elimizden gelen bir şey yok. Hem, belki doğumdan sonra hayat vardır."
"Bize hayat veren o kordon kesildikten sonra bu nasıl mümkün olabilir ki? Diye cevaplamış öteki. "Bize hayat veren kordon kesilirse nasıl hayatta kalabiliriz, söyler misin bana? Hem, bak bizden önce başkaları da buraya gelmiş ve sonra da gitmişler. Hiçbirisi geri gelmemiş ki bize doğumdan sonra hayat olduğunu söylesin. Hayır bu her şeyin sonu olacak."
Bütün bunları söyledikten sonra eklemiş:
"Hem belki de anne diye bir şey yok!"
"Olmak zorunda " diye itiraz etmiş kardeşi. "Buraya başka türlü nasıl gelmiş olabiliriz, nasıl hayatta kalabiliriz ki?"
"Sen hiç anneni gördün mü? Diye üstelemiş öteki. "O belki de sadece zihinlerimizde var. bir annemiz olduğu düşüncesi bizi rahatlattığı için onu belki de biz uydurduk."
Böylece, anne rahmindeki son günleri derin sorgulamalar ve tartışmalarla geçmiş.
Sonunda doğum anı gelmiş çatmış. İkizler dünyalarını terk ettiklerinde gözlerini başka bir dünyaya açmışlar ve sevinçten ağlamaya başlamışlar. Çünkü gördükleri manzara hayallerinin bile ötesindeymiş.
"Gerçek keşif gezisi yeni yerler aramak değil,
yeni gözlerle bakabilmektir."
(Anthony de Mello’dan)
« Önceki ::